Sanki ağaçlar daha yeşil, renkler daha renkliydi..

Geçenlerde çocukluğuma baktım,
onunla karşılaştım, gittim tam karşısında durdum ona baktım, ufak tefek bir şey.
''Ne yapıyorsun çocuk..'' Dedim..
Oynadığı oyuna o kadar konsantre olmuş ki beni duymadı, görmedi.
Yakından baktım elinde iki tane misket vardı, ama arkadaşlarıyla aralarında ''gulle'' diyorlardı.

Güneş çok güzel parlıyordu..

Sanki ağaçlar daha yeşil, renkler daha renkliydi..
Dedim ya, güneş çok güzel parlıyordu..

Bir an için sanki hiç zaman geçmemiş ve hep aynı yerde kalmışım gibi hissettim. Ellerime baktım, karşımda gulle oynayan çocuğun ellerinden daha büyüktü. O zaman sıyrıldım güneşin parlak oluduğu O an'dan.

Sonra birden zil çaldı, bildiğimiz okul zili, uzaktan bir sürü çocuk sesi geliyordu, kafamı kaldırıp baktıp, sanki arkalarından atlı geliyormuş gibi okuldan hızla koşarak üstümüze doğru gelen yüzlerce çocuk.
Evet.
Okul çıkışıydı, bütün çocuklar bağıra çağıra evine gidiyordu, mavi önlüklerin önleri açılmış beyaz yakalar etrafa saçılmış bir biçimde. Hemen yanımda kaprisan meyve suyunun paketini patlatan çocuklar kadar enerji doldu içim. Güneş tam tepeyi yarılamıştı. Binaların etrafında yuvarlaklar çizen kırlangıçlar dikkatimi çekti, kafamı kaldırıp onlara bakarken arkadan bir el omuzuma çarptı, ''Hadi mahalleye koşalıııım'' Diye.
Dönüp baktığımda bağıran en yakın çocukluk arkadaşlarımdan Aliş'ti. Hiç bir şey olmamış gibi peşinden koşmaya başladım. Mahalleye vardığımızda tam binamızın arkasında taştan kaleler kurulmuş oyuncu seçimi başlamıştı bile.
Her zaman ki gibi Adil abi beni seçti, tabi en iyi oynayanlar önce seçilirdi. Taş direğin üstünden giden toplar gol oldu, olmadı derken, ard arda üç maç yaptık. Her şeyi unutmuş ya da hiç bir şey bilmiyormuş gibiydim.

Güneş çok güzel parlıyordu.
Maçın ardından herkes bir ara evine dağıldı, bende gittim çocuğun peşinden, annem kapıda çocuğa bağırıyordu, ''Ne bu üstün başın, çıkar çoraplarını öyle gir içeri.'' Çocuk içeri girmeye bile yeltenmedi, ayakları dışarıda içeri kadar süründü, ''Anne su ver bana'' dedi, hemen annem suyu getirmişti çocuğa, ''İçeri gir yemek ye'' diye ısrar etsede, çocuk o an maçta attığı golleri düşünüyordu, su içerken düşüncelerini suratında mimikleriyle yaşıyordu.
Sonra çocuk anneme baktı anlamsız anlamsız güldü ve merdivenin demir kenarlarından kaya kaya aşağı kadar indi.

Güneş gerçekten çok güzel parlıyordu.

Mahallenin kızları toplanmış, hemen hemen herkes aşağı inmişti, dansa davet oynamaya başladık birden, nedense sanki bütün kızlar beni seçmek için çabalıyorlarmış gibi hissettim. Aliş'te Halil'de oynun sonrasında aynı şeyi bana söylüyorlardı. Sanki genel bir duyuru gelmişçesine herkes saklanbaç oynamya başlamıştı.
Ama gerçekten bu oyun bizi çok sıkıyordu. İlk el saklambaç oynadık fakat, ikinci el bizi kimse bulamadı, mahalleden çok uzaklarda daha yaratıcı oyunlar oynadık. Neden diğer çocuklar gibi yakan top ya da saklambaç yerine bu çocuk hayalet avcılığı ya da vampirlerle savaş oyunu oynardıki. Anlam veremedim.

Çocuğun cebinde üç beş kuruş parası vardı, Halil hemen seslendi, bende de var, koş oyuncakcıya çat pat falan alalım. Aliş'in bende de var demesiyle bir ormanı yakacak kadar yanıcı patlayıcı maddemiz oldu bi'anda. Her şeyi havaya uçurma heyecanı tüm benliğimizi bürümüş gibiydi. :)

Güneş çok güzel parlıyordu..

Tam sinek avlama zamanıydı, cilbit ya da eti puf paketiyle yakaladığımız sineklerin tek kanadını koparıp, örümcek ağına atıyorduk, örümceğin aniden gelip sineği kapıp götürdüğü o bir kaç saniye zevkten ağzımız kulaklarımıza varıyordu, o an dünyanın en zevkli işi oydu. :)

Karnımız acıkmıştı, eve gitmek istemiyorduk, hemen halilgilin evinin önüne gittik, ''Anneee'' diye seslendi. ''Acıktık biz bize ekmek arası bir şeyler yap.'' Dedi. aradan beş dakika sonra sepet sallandı, içinde reçelli ve salçalı ekmeklerden oluşan dünyanın en leziz yiyecekleri vardı. Aldık ekmeklerimizi, koştuk pınarbaşına doğru, oturduk bir ağacın kenarında suya bakarak ekmeklerimizi yedik.

O kadar keyif ve huzur doluyduki çocuk..

Suda taş sektirmeyle devam ettiler. Çamurun içinden çıkardıkları solucanları uzun bir bitkinin sapına sarıp suda balık tutuyorlardı, tuttukları balık çubuğa sardıkları solucanlardan biraz daha büyüktü hepsi o. :)
Ama bir balığın yakalandıktan sonraki verdiği mutluluk, dünyanın en önemli maçında 90+3'te atılan bir gol kadardı. :)

Güneş çok güzel parlıyordu, ama batmaya yakındı.

Mahalleye tuttuğumuz balıklarla döndük, kola şişelerine koyduğumuz balıkları mahallede elimizde sergileyerek gezdirirken o kadar guruluyduk ki, sanki afrika savanah'ta bizon avlamıştık. :)

Güneş artık batıyordu, herkes evine gidecekti, son demler yaşanıyordu. Çocuğun gözlerine baktım,
çocukta ilk defa benim orada olduğumu hep biliyormuşçasına bana baktı.

Tekrar sordum, ''Ne yapıyorsun çocuk..''

Bana ''Ya sen ne yapıyorsun..'' dedi..

Hiç bir şey diyemedim..

Bana yaklaşıp gözlerime bakarak,
''Ya sen ne yapıyorsun..? Ben hep burada, bu an'da kalacağım, benim için en büyük başarı öğlen attığım goller.. Ya sen? Sen ne yapıyorsun.'' Dedi.

Uzun bir süre hiç bir şey diyemedim.. Sırtımı döndüm çocuğa, batan güneşe baktım, bir sigara yaktım,
''Evine git çocuk..'' dedim..

Ağır adımlarla oradan uzaklaşırken arkama göz ucuyla baktığımda hiç kimse yoktu..

Derin bir nefes çektim.. ''Ne boktan hayatsın ulan..'' Dedim sessizce..
 Bunu çal şimdi...




Etiketler:


0 yorum:

Yorum Gönderme

İsviçreli Bilim Adamları ve Troll'ler yazamaz.